Asteriks

(Bu yazının orjinali 29 Ağustos 2007’de Erbuğ Kaya Blogspot’ta yazılmıştır.)

AsterixEskiden çokça çizgi roman okumuştum. Bülent eniştem Anadolu Kavağı’ndaki evin bodrumunda yüzlerce çizgi roman saklardı. Kimler yoktu ki arasında. Halamlara gittiğimizde bodruma dalar, küf kokusunun arasında hafif nemli çizgi romanları seçer bütün gün okurdum. Baltalı İlah Zagor gibi bağırmak isterdim. Tom Braks’ın köftecisine bayılırdım. Mandrake’nin insanların çürük dişlerine ağrı veren çılgın bilim adamlı bölümü çok güzeldi. Mandrake bile yenilmişti. Çünkü her insanda mutlaka çürük vardı. Ama Abdullah’da yoktu. Judas sahneye girdimi, işte diye düşünürdüm, karizma bu. Tommiks barda süt isteyince ahaa işte yine sorun çıkacak derdim. Teksas’daki kırmızı urbaların İngilizler olduğunu çok sonra anlamıştım. Kızıl maskenin dövüşürken şapkasının bile düşmemesine vayyy derdim. Ona özendiğim için uzun süre, Diana’nın evinde yattığı gibi, yerde, yüz üstü kafamı, çevirerek yatmıştım. Sevmemiştim ama Kinowa bile okumuştum.


Ama başka kahramanlarım da vardı. Onları da Antakya’daki teyzemin kocası “Of” eniştem (huzur içinde yat Of enişte) biriktiriyordu. Tenten, Red Kit ve Asteriks. Hepsini çok severdim ama Asteriks’e bayılırdım. Her Antakya’ya gittiğimizde odaya kapanır ve Asteriksleri bir kez daha okurdum. O zamanlar bende sadece Asteriks Lejyoner macerası vardı. Ama eniştem hepsini toplamıştı. Sanırım ilkokul ikideydim, eniştemden Asteriksleri istemiştim ama o beni çok eski ve değerli Red Kit serisiyle kandırmıştı. Kabul etmiştim.

Ama Asteriks sevgim artık herkes tarafından biliniyordu. Babam görev için Ankara’ya, İstanbul’a, İzmir’e gittiğinde mutlaka Asteriks’in bir macerasıyla dönerdi. Şimdi hatırlıyorum da, eve dönüğünde o siyah, deri kaplama james bond çantayı açıp çamaşırlarının üstünde Asteriks’i görünce nasıl sevinirdim.

Yavaş yavaş açardım kapağını. Hemen macerayı okumazdım. Önce defalarca baktığım giriş sayfalarına, haritaya tekrar bakardım. Halit Kıvanç’ın çevirisiydi. Oburiks değil Hopdediks idi. Kakafoniks değil Dertsiziks idi. Öylede sevmiştim.

Giriş karelerine bayılırdım. O rengârenk, huzurlu Galya köyü, evleri, çiçekleri, işlerini yapan ahalisi hemen maceranın içine alırdı. Şimdi düşünüyorum da kendi aralarında kavga etmelerini hiç dert etmemişim. Biliyormuşum ki bu ciddi değil. Öğrenmişim ki arkadaşlar kavga edebilir ama yine de arkadaştır. Roma şehri kurulduğunda bile birbirilerine düşeceklerine inanmamıştım. Korktum ama: “İyi denemeydi Sezar.”

Ormanda domuz arama sahnelerine bayılırdım. Karşılarına Romalılar çıkınca Asteriks ve Hopdediks arasındaki konuşmalar o kadar keyifli olurdu ki.

İdefiks’in sökülmüş, kesilmiş bir ağaç görünce olduğu yerde ters dönüp bayılması ne kadar keyifliymiş, ne kadar önemliymiş.

İşler karışmaya başladığında Büyüfiks hemen şurubu hazırlardı. Herkes sıraya girerdi. “Olmaz sana yok, sen küçükken kazana düştün,” cümlesi şimdi bile günlük hayatımda kullandığım bir cümledir. Çok acırdım Hopdediks’e. Benim de canım çekerdi.

Macera sırasında Hopdediks’in saflığı, Asteriks’in cin olmasına rağmen can dostu yüzünden sürekli zor duruma düşmesi, Romalıların inanılmaz sersemlikleri, Toptoriks’in kendine has inatçı asilliği ne kadar keyifliydi. Kahkahalarla gülmesem de sürekli gülümserdim. Ama yerlere yatarak güldüğüm durumlarda olmuştu. Hopdediks havuza atlayıp taşırınca, havuzun dibinde oturup havuz nerde diye sormuştu. Asteriks sen gelince o gitti aynı yerde duramadınız demişti. Lutecia’lı tembel lejyonun lahananın altında kalkan araması krize girmeme sebep olmuştu. (Galya Kalkanı) Her macerada mutlaka böyle bir yer olurdu. Korsanların Galyalıları görünce gemilerini kendilerinin batırması bile yeter.

Macera biterdi. Her şey atlatılmış. Huzurlu, mutlu ve özgür köylerine dönerlerdi. Eh şölen zamanıydı. Dertsiziks şarkı söylemeden bağlanıp ağaca konurdu. Ortada toplanıp yiyip içerlerdi maceranın sonunda. İşte bu benim bittiğim sahne olurdu. O kadar çok orada olmak isterdim ki. O kadar çok arkadaşları olmak isterdim ki. Onlarla orada oturup gülüp eğlenip sohbet etmek isterdim. Sırf bu yüzden hala iyi bir şey yaptığımda, güzel çalıştığımda o akşam yemeğimi daha zevkle yerim.

Çocukken bir gün annemden izin almış ve sandalyemin arkasına gazete kâğıtları serip yediğim tavuğun kemiklerini arkaya fırlatmıştım.

Büyüdüğümde işler değişti mi? Hayır.:) Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda Fundam elinde Asteriks’in macerasıyla yanıma gelir. 23 yaşındayken bir gün, Fundanın o pijama demesine rağmen çizgili altla sokağa çıkmıştım.

Şimdi bakıyorum da ben onların hepsiyim. Toptoriks kadar komikleşebilen ama zararsız bir liderliğim var. Büyüfiks kadar yarı deli hayatımın bilgesiyim. Dertsiziks kadar kötü sesim var ama şarkı söylemeye çalışıyorum inatla. Ağaçlar sökülünce İdefiks gibi ters düşüp bayılasım geliyor. Asteriks kadar akıllı olmaya çalışıyorum ama benim de arkadaşlarım yüzünden maceralarım oluyor. Ama gerçek kahramanım Hopdediks. Onun kadar safım bazen. En çok onun kızdırılmaması kadar tehlikeliyim. Saçım, göbeğim de iyice benziyor. Ahha anladım ben Hopdediks’e benzemek için kilo veremiyorum. Şişko değil balık eti bi kere. Tek farkım var, o da ben Dilberiks’le evlendim.:)

Anlattığım her şeyin keyfini hala alıyorum. Teşekkürler René Goscinny, Albert Uderzo.

Bir Yorum

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sixteen − fifteen =