Biz 10-D’liydik.

(Bu yazının orjinali 10 Ağustos 2007’de Erbuğ Kaya Blogspot’ta yazılmıştır.)

Lise bir ve ikiyi Adana Anadolu Lisesinde okumuştum. 10’D sınıfı olarak, okulun en ilginç sınıfıydık. Liseyi ALA’da bitirmek çok istemiştim ama babamın tayini çıkmıştı ve Gölcüğe taşındık.

Lise üçü Kocaeli Anadolu Lisesinde bitirmiştim. Ve üniversite sınavlarına girmiştik. Tüm yılın gerginliğini üstünden atmak için herkes bir yerlere gitmişti. Ağustos ayıydı sanırım, arkadaşım Uzay bizi Toroslar’daki yayla evlerine davet etmişti.


10 kişi Torosların eteğindeki yayla evinde buluşmuştuk. Ev Toros’un yamacındaydı, büyüktü. Bahçe de, teras da. Hazırlıklı gelmiştik. Mangalımız, etlerimiz, boğma rakılarımız, ilk sigaralarımız muhabbete meze olmaya hazırdı. Gerçi iki karton malboronun yanında, “araya veriyorsun,” diyerek benim için maltepe alınmıştı ama olsun. Grupta Çukurovalı olmayan bir tek ben vardım. Kabul ettim. Onlar kadar, ne sigara, ne rakı içebilirim; ne de acı yiyebilirim.

Söz konusu Adanalılar olunca, mangal başına oturmak, kral tarafından özel bir nişanla onurlandırılmak gibi bir şeydi. Seçkin geçti mangala ve hiç boş bırakmadı bizi. Kebaplarımızı yedik, (İstanbul’daki gibi acılıya adana, acısıza urfa kebap demek Adana’da hakaret sayılır. Bunun az ya da çok acılısı vardır sadece ve kebap Adana’da yapılır.:)) Ev yapımı boğma rakılılarımızı içtik. Muhabbet ettik. Adana’da muhabbet çok önemli bir konudur. En sevdikleri üç şeyden biridir. Bir diğeri de et. Üçüncüsü… J

Tanrı’dan, Alevilikten, ülkeden, aşktan, dinden, arkadaşlıktan konuştuk. Her mangalda, her akşam.

İlk akşamdı. Boğmalar bir bir bitiyor ama bana bir şey olmuyordu. “Bu mu öve öve bitiremediğiniz boğma? Hiçbir şey yapmadı.” dedim. Hani karizmatik filmlerde, son sözü söyleyecek olan kahraman şöyle imalı bir bakış atar ya; öyle bakıp, pis pis sırıtarak, “sen ayağa kalktın mı hiç,” dediler. “Yoo,” dedim. “İyi,” dediler. “Sen kalk bir tuvalete git.”

Kalktım. Ben sabittim ama sanırım dünyayı altımdan hızla çektiler. Olduğum yere geri oturdum

Böyle geceler boyu içtik. Bir gün Uzay, zirveye doğru çıkmayı ve bize kayalıklardaki mağarayı göstermeyi teklif etti. Sabah kahvaltıdan sonra iki karpuz, iki şişe suyu yanımıza alıp zirveye tırmanmaya başladık. İki saatlik bir yürüyüşün sonunda, zirveye vardığımızda, yolumuzu duvar gibi kesen kayalıklarla karşılaştık. Dağın öteki yamacına geçit vermeyen dik kayalıklar çok yüksekti. Kayalığın hemen dibinde tüm yıl boyunca hiç güneş almayan bir bölge vardı. Burada kıştan kalma kar erimemiş, bayır boyunca duruyordu. Adana, ağustos ve kar. Ben, bu dünyada; Adana’da, ağustos ayında karda kayma şansı yakalamış ender insanlardanım.

Mağara iki insan yüksekteydi. Mağaradan sızan su, tırmanacağımız yeri ıslak ve yosunlu bir hale getirmişti. Zor bela mağaraya tırmandık. İçeride oturup sohbet ederken güneşin batmakta olduğunu fark etmemiştik. Uzay, inişin tehlikeli olduğunu, onun yolu bildiğini ama bizim başımıza bir şey gelmesini istemediğini söyleyerek, mağarada sabahlamayı teklif etti. Kabul ettik ama buna göre hazırlıklı gelmemiştik. İki şişe suyumuz yolda bitmişti ve iki karpuzdan birini Ali Yeleser mağaradan aşağıya uçurmuştu. Dert etmedik. Sadece eğlendik.

Mağarada oturduk muhabbet ettik. Futbol yoktu. Belden aşağı yoktu. Kızlardan konuşuyorduk ama aşktı konumuz. Sonra çağrışım oyunu oynadık. Birisi bir cümle söylüyordu. Sırası gelen başka bir cümleyle anlamlı bir devam getiriyordu. On sekiz yaşında, on genç insan ve muhabbet hiçbir zaman terbiyesizlik sınırına bile gelmiyordu. Başlayan cümleler. Edebiyat, bilim, mitsizim, aşk çevresinde dönüyordu. Ne kadar güzel hikayeler çıkmıştı ortaya. Keşke birini hatırlasam.

Diğerleri uyunduğunda Uzay ve ben mağaranın girişine oturup, sigara içerek sabaha kadar sohbet etmiştik. Bu anlatması güç bir manzaraydı. Mağaranın yuvarlak girişinden görünen, bulutsuz ve milyonlarca yıldızın parladığı bir geceydi. Ve etrafta yıldızların görüntüsünü kesecek bir tek ışık kaynağı yoktu. Bu sohbet; yıllar sonra Finlandiyalı yaşlı kadının tebliğ edeceği “monk brother” lığın temeliydi.

Toroslardan geri dönerken Ali Can beni ½ Adanalı ilan etmişti.

Huzur içinde yat Rasim. Seni hiç unutmadık.

Biz 10-D’liydik.

Not: Bu yazıyı 16 yıl önce yazmayı planlamıştım.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 × three =