İrna

Koridoru sadece mum ışığı aydınlatıyordu. Genç kadın bir hırsız gibi her hareketine dikkat ederek odanın kapısını araladı. Gerçi bir vazoyu düşürüp kırsa bile yaşlı cadı asla uyanmazdı. Çünkü vazonun çıkaracağı gürültü vahşi bir hayvanı hatırlatan horlamayı bastıramazdı. İrna evindeki her noktayı adı gibi bildiği için ahşap döşemede adımlarını belli yerlere atarak yatağa yaklaştı. Ne olur ne olmaz diye düşünüp üst üste iki çorap giymişti. Bunun adımlarını yumuşattığını düşünüyordu. En çok odanın ortasında, leylek gibi bir adımı orada bir adımı buradayken cadıya yakalanmaktan korkuyordu. Odada ne yaptığını asla açıklayamazdı. Yatağın yanında durup hareketli bir yanardağ gibi nefes alıp veren kadının kat kat buruşuk yüzüne doğru eğildi. İşte bu durumda yakalanması o kadar da kötü olmazdı. “Nefes alıyor musun, diye bakıyorum anne,” deyiverirdi. Cebine tıkıştırdığı ısırgan otlarından birazını çıkarıp yaşlı kadının boynuna sürmeye başladı. İşini bitirince otları cebine koyup geldiği gibi, ağır ve dikkatli adımlarla odayı terk etti. Kapıyı, açtığı andaki kadar aralık bırakmalıydı. Cadının bir gözü toprağa bakıyordu ama o yine de bir kurt kadar zekiydi.

Koridora çıkınca rahat bir nefes aldı. Beklerken bulaşıkları yıkamaya karar verdi. Kayınvalidesi öğlen uykusundan uyandığında onu iş yaparken görürse daha az şarlıyordu. Kovadan aldığı suyu leğene dolduran İrna düşüncelere daldı. Geçmişteki özgür günlerinin ateşiyle yanıyordu ve bu özlem her geçen gün artıyordu. En çok güneşi özlüyordu. Mutfağın penceresinde bile kara kumaştan, kalın bir perde vardı. O perdeyi biraz aralayıp güneşi eve davet etse ve dışarıda dolaşan Mahadir fanatiklerinden biri bunu görse, eve adam almış da zina yapmış gibi cezalandırılacaktı. Güneş ışığıyla zina yapma düşüncesi elindeki tabağı ovalayan İrna’yı kıkırdattı. O, ne ölümden ne de alacağı cezalardan korkuyordu. Babasından ona miras kalan onurunu korumak her şeyden daha önemliydi. Kocasıyla tartıştıkları bir akşam, Tanrı Gesuh’a lanetler yağdırınca kocası olacak mendebur onu dövmekle tehdit etmişti. İrna da bir zamanlar aşkına inandığı adama diklenerek ona kim olduğunu hatırlatmıştı. Evlenmeden önce o, babasından kalan tarlayı tek başına ekip biçen, istediği zaman ovalarda atını dörtnala güneşe doğru koşturan, geceleri ormanda ağaçların altına yatıp yıldızları seyreden, onu rahatsız eden erkeklerle kavgaya tutuşmaktan çekinmeyen bir kızdı. En yakın arkadaşı Mishle ona bir zamanlar, “Sen fırtınalı havada, kabarmış dalgaların üstünde yol alan bir yelkenlisin,” demişti. “Ne yöne sürükleneceğin, aklında dolaşan kelimelere değil, ruhuna bağlı. Bir gün, seni kabul edecek bir rıhtıma bağlanacaksın.”

Kocası Nidra bir zamanlar onu kabul eden rıhtımdı. O, yeşil gözlerine ve iri göğüslerine bakıp diğer erkekler gibi tuhaf hareketler yapmamıştı. İrna, tarlanın yanındaki ağacın arkasında onu yakaladığında, koca adam bir çocuk gibi kızarıp sadece yere bakmıştı. İrna ellerini beline koyup, “Beni neden izliyordun?” diye sormuştu. Nidra neredeyse kekeleyerek, “Çünkü seni seviyorum,” demişti. Zaman içinde İrna ona deliler gibi aşık olmuştu. İçinde sakladığı, ruhuna hapsettiği ne varsa ona sunmuştu. Ama bir zamanlar aşkıyla karşısında titreyen adam artık kaybolup gitmişti.

Evlenmelerinin üstünden bir yıl geçmişti ki Mahadir ismindeki Gesuh rahibi yıkılan Enaxi Krallığı’nın güney doğusunda kendi Krallığını kurmuştu. İrna kocası, evi, tarlası ve özgürlüğüyle çevrelenmiş hayatından memnundu. Artık yalnız başına da değildi. Kocasıyla birlikte çalıştığı tarlanın ortasındaki çınar ağacının gölgesine oturduğunda başını yaslayacağı bir omuz vardı artık. Genç kadın etrafındaki değişimi ilk başta önemsememişti. Ha Enaxi ha Mahadir Krallığı… Onun tanrılarla, krallarla işi yoktu. Ama yanılmıştı. İnsanların Yüce Mahadir dediği rahip Tanrı Gesuh’un yeni öğretisiyle alevli bir sağanak olmuş, insanların üzerine yağmıştı. Ona göre insana keyif veren her şey günahtı. Önce renkler gitmişti. Şehir gri, siyah bir mezara dönmüştü. Çiçekler bile yerlerinden sökülmüştü. Ardından en büyük darbe gelmişti. Kadınlar insana keyif veren günahların en büyüğüydü. Kadınlar yanlarında erkekleri olmadan evlerinden çıkmamalı, çocuk doğurmalı ve kocalarına bakmalılardı. Hatta asmak zorunda bırakıldıkları kara perdeleri açmaları bile yasaktı. Herkes siyah giyinmeliydi. Erkekler sakal bırakmalı, kadınlar kara çarşaflara sarınıp yüzlerini gizlemeliydiler. İrna başlarda insanların bu düzeni kabul etmeyip ayaklanacaklarını düşünmüştü. Ama Mahadir fanatikleri, Tanrı Gesuh’un öğretisini zorla uygulatmaya başlatınca herkes yeni hayatına alışmıştı. Bunun üzerine kocasına Dalendi’den kaçmayı teklif etmişti. Nidra annesini bırakamayacağını söyleyip İrna’ya karşı çıkmıştı. Üstüne üstlük annesini onlarla birlikte yaşamaya çağırmıştı. “Nasılsa artık evden çıkamayacaksın. Sana arkadaş olur. Sıkılmazsın,” demişti. Eve tıkılıp kalmanın şokunu üstünden henüz atamamış olan İrna, Nidra’nın annesiyle birlikte yaşamanın kabusuyla tanışmıştı. Kadın bütün gün odasında oturup uyukluyor, uyumadığındaysa gelinine eziyet etmek için sürekli odadan ciyaklıyordu; susadım, acıktım tembel tembel oturma yemek yap, sırtım ağrıyor, gel sırtımı ov…

İrna sevdiği adamın aşkına sığınıp ruhuna saplanan her mızrağı kabul etmişti, ta ki içine bir şüphe düşene dek. Bir gece yanında mışıl mışıl uyuyan Nidra’yı uyandırmış, “Bu şehirden neden kaçmadık?” diye sormuştu.

Aniden uyandırılmanın şaşkınlığını üstünden atan kocası, “Dedim ya, annemi bırakamam,” diye cevap vermişti.

“Gerçeği söyle Nidra.”

Nidra bir süre düşünmüştü. “Çünkü sen vazgeçmedin.”

“Neyden vazgeçmedim?”

“Erkek gibi tarlada çalışmaktan, ata binmekten, gece yarılarına kadar ormanlarda dolaşmaktan. Yani, evlenince vazgeçersin sanmıştım. Ama öyle olmadı.”

İrna yataktan fırlayıp ayağa kalkmıştı. “Sen bunları dert mi ediyordun? Beni neden sevdin?”

Nidra da söylenerek yatakta dikilmişti. “Erkek gibi giyinsen de erkek gibi davransan da sen şehirdeki en güzel kızdın.”

İrna gülmüştü. “Bunun benim için bir iltifat olduğunu, hemen şimdi, ah canım, deyip koynuna geri geleceğimi düşünüyorsan yanılıyorsun.”

“Aslında ben bütün yaptıklarına dayanabilirdim ama…”

“Devam et!”

“Yani, senin biraz… Nasıl desem… Senin orospu olduğunu düşünüyorlardı.”

“Kimler?”

“Etrafımızdaki insanlar işte…”

“Sana böyle bir şey söyleyen oldu mu Nidra?”

“Hayır ama… Ben hep arkamızdan konuştuklarından şüpheleniyordum.”

“Madem böyle düşünüyordun, neden gidip ağızlarını, burunlarını dağıtmıyordun? Sizin orospu olduğunu düşündüğünüz kadın benim karım ve onu bir tek ben becerdim, beceriyorum, demiyor muydun?”

“Böyle konuşma İrna. Tanrı Gesuh kadınların ahlaklı olmasını söylemiştir.”

“Tanrı Gesuh’a da ne kadar tanrı, tanrıça varsa hepsine de lanet olsun.”

Nidra, “Tanrıya hakaret etme kadın,” deyip yataktan fırlamış ve İrna’nın önünde durup ona tokat atmak için elini kaldırmıştı.

İrna’nın gözlerinde öfkenin alevleri yanarken, “Dur Nidra,” demişti. “Bunu sakın yapma. Senden çok daha güçlü erkekleri alt ettim. Erkekliğini, bir kadını döverek kendine kanıtlamaya çalışıp daha da rezil olma. Bu lanet şehirde, ondan da lanet bu düzende, sadece beni kontrol altına alabilmek için kalmak istediğini şimdi anlıyorum. O zaman beni azıcık tanıyorsan, bunu da biliyor olmalısın; bu hayatın böyle devam etmesine izin vermeyeceğim!”

O günden sonra İrna evin küçük odasına yerleşmişti. Ne kocasının ona sokulmasına izin veriyor ne de geceleri onun koynuna giriyordu. Nidra’yla ancak akşam yemeklerinde bir araya geliyorlardı. İrna onun yanında durmayan, onu olduğu gibi kabul etmeyen, özgürlüğünü zincir altına almak için bir rahibin direttiği düzeni kabul eden aşkın, içinde karanlığa gömülüşünü seyretmişti. Geceler boyu, tek bir yatağın sığdığı küçücük odada oturmuş, lanet hayatından nasıl kurtulacağını, güneşin altında tekrar nasıl atını koşturabileceğini düşünmüş ve sürekli ona sırnaşmaya çalışan Nidra’yı tehditleriyle kendinden uzak tutmuştu. İrna şehirden kaçabileceği bir plan kurmaya çalışırken güneşe çıkmanın yolunu bulmuştu. Odasındaki pencerenin altına yaslanmış ısırgan otları onun nefes almasını sağlamışlardı. Birkaç günde bir bu otların yapraklarını öğle uykusuna yatmış olan kayınvalidesinin boynuna sürüyordu. Yaşlı kadın uyanıp da boynunun kaşındığını fark edince İrna’yı da yanına alıp hekim kadına gidiyordu. Hasta olan yaşlı bir kadına ve onun gelinine hiçbir fanatik dokunmuyordu.

Son tabağı durulayan İrna, “Bugün farklı olacak,” diye düşündü. “Belki de bu hayattan kurtulmanın yolunu bugün bulacağım.”

İrna Dalendi’den kaçabileceğine olan inancını kaybetmeye başladığı anlarda çaresizlikle, saçma sapan olduğuna inandığı düşüncelere dalıyordu. İki hafta önce böyle bir anda, tanrıların, tanrıçaların kutsadığı insanlara bahşettiği güçlerden onda da olsa neler yapabileceğini düşünürken çok garip bir olay olmuştu. Yatağına oturmuş, ellerine bakarken avuçlarının içinde mavi, beyaz renklerde minik ışıkların oynaştığını görmüştü. İlk başta bu ışıkların ne olduğunu anlamamıştı. O ışıkların gökyüzündeki yıldırımlara benzediğini fark ettiğinde, hiçbir tanrıya dua etmeden böyle bir güce kavuşmuş olmasına inanamamıştı. İlk şaşkınlığını üstünden atınca denemeler yapmış ve yıldırımları kontrol edebildiğini anlamıştı. Ona neler olduğunu söyleyebilecek tek kişinin, uzun zamandır görmediği Mishle olduğunu düşünmüştü. Arkadaşının babası, Mahadir Dalendi’yi ele geçirmeden önce kütüphaneciydi. O da babasının sayesinde tuhaf bilgilere sahip olan değişik bir kızdı. Kocasından onu Mishle’ye götürmesini istemişti. Nidra ona karşı kadınlık görevlerini yerine getirmediği için İrna’nın isteğini reddetmişti.

Yaşlı kadın, “İrna!” diye ciyaklayınca genç kadın elinde mumla karanlık odaya girdi. Yaşlı cadı güzellik uykusundan uyanmış boynunu kaşıyordu.

“Ne oldu anne?”

“Benim yine boynum kaşınıyor. Hadi giyin hekim kadına gidiyoruz. Bu kaşıntılara bir tek onun sürdüğü merhem iyi geliyor.”

İrna dışarı adımını atar atmaz her zaman yaptığı gibi yüzündeki kara kumaşı aralayıp temiz havayı keyifle içine çekti. İki adım önündeki tombul, kasvetli bir tümseğe benzeyen kayınvalidesinin arkasında yürürken etrafını izliyordu. Bir zamanlar sevdiği bu şehrin yeni görünüşünden, sokaklarda dolanan balık ifadeli adamlardan nefret ediyordu. Ama güneşi tepesinde hissettiği her an çarşafın arkasında kendi kendine gülümsüyordu. İkinci sokağa döndüklerinde Mahadir fanatiklerinden biri sokakta erkeksiz dolaşan iki kadının yanına geldi. Adam daha tek kelime edemeden kayınvalidesi, “Yürü git densiz. Ben hasta yaşlı bir kadınım. Bu da gelinim. Hekim kadına gidiyoruz,” diyerek fanatiği başlarından defetti. İrna, biraz önce ne olduğunu anlayamadığı için boş boş arkalarından bakan adamın Nidra’ya ne kadar benzediğini düşündü.

Hekim kadının evine vardıklarında İrna yaşlı kadını kolundan tutup durdurdu. “Sen hekime git anne. Benim arkadaşım Mishle’ye uğramam lazım.”

“Ne! Delirdin mi sen? Tek başına seni sokaklarda yürütürler mi?”

“Umurumda değil anne. Onu görmeliyim. Sen hekimin evinden ben geri gelene kadar ayrılma.”

“Başımızı belaya sokacaksın.”

İrna, “Mishle’nin evi hemen iki sokak ötede anne. Hemencecik gidip gelirim,” deyip yaşlı kadının, arkasından söylenmesini dikkate almadan koşmaya başladı. Arkadaşının evine varana dek sadece bir adamla karşılaşma tehlikesi atlatmış ondan da bir evin bahçesine gizlenerek kurtulmuştu.

Panikle kapıyı çaldı. Mishle içeriden, “Kim o?” diye seslendi.

“Benim Mishle. İrna. Çabuk kapıyı aç.”

Kapı açıldığında İrna soluk soluğa kendini içeri attı. Mishle kapıyı kaparken hala, başka kimse var mı diye şaşkınlıkla dışarıya bakıyordu.

Kızıl kıvırcık saçlı, açık kahverengi gözlü Mishle bir mermer kadar beyaz tenli ve bir dal kadar zayıftı. “Buraya nasıl geldin İrna?”

Hala nefesini düzenlemeye çalışan İrna, “Bu önemli değil Mishle,” dedi. “Sana bir şey sormalıyım.”

“Bunun için mi koşarak tek başına buraya geldin. Kocana neden seni bize getirmesini söylemedin?”

“O herifi de bu hayatı da artık istemiyorum Mishle. Aylardır Dalendi’den kaçmak için düşünüp duruyorum. Sanırım sonunda bunu başarabileceğim. Ama bana yardım etmelisin.”

“Nasıl?”

“Günlerdir odada oturmuş kara kara düşünürken garip bir şey oldu. Ben avuçlarımdan yıldırım çıkarabiliyorum.”

“Göster.”

Onu kapıda tek başına gördüğünde şaşkınlıktan gözleri büyümüş olan Mishle’nin, söylediğini hiçbir tepki göstermeden kabul etmesini anlayamayan İrna, “Ben sana avuçlarımdan yıldırım çıkarıyorum diyorum, sen çok normal bir şey söylemişim gibi göster mi diyorsun?” diye sordu.

Mishle gözlerini İrna’dan ayırmadan tekrar, “Göster,” dedi.

İrna ellerini arkadaşına doğru uzatırken avuçlarında yıldırımlar dans ediyordu.

“Bunu yaparken içinden bile olsa hiçbir tanrıya ya da tanrıçaya yalvardın mı?”

İrna yüzünü nefretle buruşturup, “Hepsine lanet olsun,” dedi.

“O zaman bu yaptığın büyü. Sen de büyücüsün.”

“Büyü mü? O ne demek?”

“O kadar özgür ruhun vardı ki bir gün bunun olabileceğini biliyordum. Bağlandığın o rıhtım bile seni uzun süre tutamadı. Sen hep özgür olmalıydın.” Mishle, İrna’nın omuzlarını tuttu. “Şimdi beni iyi dinle. Aslında her insanın büyü yapma gücü vardır. Ama tanrılar büyü güçlerini engellemek için Giddar’da doğan her insanın ruhunu mühürler. Rahipler, rahibeler taptıkları tanrılara dua ederek bu mührü bir süreliğine açarlar ve güçlerini kullanırlar. Az sayıda olsalar da ruhundaki mührü kırıp hiçbir tanrıya dua etmeden içindeki gücü kullanan başkaları da vardır. Bunlara büyücü denir. Ruhun köşeye sıkıştırılınca sen de zaten zayıf olan mührünü kırmışsın. Ama artık bu şehirden kaçıp kurtulman yeterli değil. Tanrılar Giddar’da büyücülerin dolaşmasını istemezler. Eğer büyücü olduğun anlaşılırsa onların suskunları seni anında öldürürler.”

“Hiçbir şey anlamadım. Sen tüm bunları nasıl oluyor da biliyorsun?”

“Bunun şu anda hiçbir önemi yok İrna. Hemen evine dön ve benden haber bekle. Konuyu akşam babama açacağım. O ne yapılacağını bilir.”

İrna hekim kadının evine varana kadar sokaklarda hiç kimseyle karşılaşmayınca şansının ona yardım ettiğini düşündü. Kayınvalidesi sinirden köpürmüş bir halde kapının önünde onu bekliyordu. “Sana yemin ediyorum, oğlum bu yaptığını duyarsa canına okur.” Yaşlı kadın eve dönene kadar İrna’nın omuzlarına vurup sürekli söylendi.

Akşam olduğunda İrna odasında oturmuş olanları, Mishle’nin ona nasıl haber yollayacağını düşünüyordu. Odanın kapısı hışımla açıldı. Nidra içeri dalıp kapıyı çarparak kapadı ve hiç yavaşlamadan İrna’ya sert bir tokat attı. Aldığı darbeyle yatağa devrilen genç kadın daha doğrulmadan kocası bu sefer üstüne çullandı. Genç adam kısa bir debelenmeden sonra karısının bileklerini tutup onu sırt üstü yatağa mıhlamayı başardı. Tüm ağırlığıyla karısının üstündeydi. “Hiç akıllanmayacaksın, değil mi? İnsanlar bugün seni tek başına sokaklarda koştururken görmüşler. Beni kimle aldatıyorsun? Ha kimle?”

İrna cevap olarak, geçmişte bu kadar yakında durduğunda onu heyecanlandıran yüze nefretle bakıp tükürdü.

Nidra, “Peki,” deyip İrna’nın sol elini serbest bıraktı. Eli birden karısının eteğinin altına gitti. “Madem bacaklarının arasındakini kontrol edemiyorsun, sana öyle bir ders vereceğim ki bacaklarının arasındaki de sen de bir daha benim sözümden çıkamayacaksınız.”

İrna serbest kalan elini kocasının alnına koydu. Nidra karısının yüzündeki aşağılayıcı gülümsemenin sebebini ve onun, alnına neden elini dayadığını anlayamadı. “Ne yapıyorsun?” derken cam kırılmasına benzer bir çatırtı duyuldu ve Nidra karısının üstüne yığılıp kaldı.

Onun mışıl mışıl uyur gibi nefes alıp verdiğini görünce İrna, büyü gücünü kontrollü kullanmayı başarıp Nidra’yı sadece bayılttığını anladı. Kocasının ağır bedenini üstünden itip yataktan düşürdü. Genç kadın eteğini toplayarak doğrulduğunda odanın kapısı açıldı. Kayınvalidesi bir yerde yatan oğluna bir İrna’ya bakıp, “O öldü mü?” diye sordu.

“Hayır, sadece bayıldı.”

İrna, cadının bağırıp çağırmasını, ortalığı ayağa kaldırmasını bekliyordu ama yaşlı kadın devrilmiş bir çam ağacı gibi yerde yatan oğluna bakakalmıştı. “Bunu yapmayı nasıl başardın?”

“Bu önemli değil. Önümden çekil anne. Ben buradan gidiyorum.” İrna yaşlı kadının yanından sıyrıldı ve onu, erkek üstünlüğünden kurulmuş kalenin yıkılışını izlerken arkasında bıraktı.

İrna karanlıkta koşarken korkuyla bağlanmış her zincirini parçalayan özgür adımlarının tadını çıkarıyordu.

Bir adam arkasından, “Dur!” diye bağırınca İrna hiç tereddüt etmeden durdu. Gece bekçiliği yapan Mahadir fanatiği yanına gelip, “Gece gece tek başına sokakta ne işin var kadın?” diye sordu.

İrna cevap vermedi.

Fanatik onu kolundan tutunca diğer elini onun alnına dayadı ve bu sefer gücünü kontrol etmedi. Büyünün gürültüsü boş sokaklarda yankılandı. İrna tekrar koşmaya başladı. Çıkan gürültünün biraz sonra diğer bekçileri de oraya çekeceğini biliyordu. Bu onun Mishlelerin evine ulaşması için iyi bir fırsat olabilirdi. Arkasına bakınca üç kişinin onu kovaladığını gördü. Yıldırımları bu sefer uzaktan denemeye karar verdi. Durup arkasını döndü ve kollarını onu kovalayanlara uzattı. Yıldırımlar sokak boyunca çatırtılar çıkaran bir nehir gibi ilerledi ve üç fanatiği de yere serdi. İrna özgürlüğün ona armağan ettiği gücünü sevmişti.

Aceleyle kapıyı çaldı. Kapıyı açan Mishle hiçbir şey söylemeden onu içeri aldı. Elindeki gaz lambasını kapının yanındaki sehpaya bıraktı. “Gecenin bir vakti dışarıda ne işin var?”

“Buradan gidiyorum Mishle. Bana söyleyeceklerinizi duymaya geldim.”

Mishle’nin babası elinde bir mumla yanlarına geldi. Gözlerini kısarak bakan yaşlı, zayıf bir adamdı. “Hoş geldin İrna.”

“Hoş bulduk efendim. Ben sizi şey için rahatsız ettim.”

“Biliyorum kızım, Mishle her şeyi anlattı. Buraya gelene kadar büyünü kullandın mı?”

“Evet efendim.”

Yaşlı adam, “Peki,” deyip bir süre düşündü ve parmağından bir yüzük çıkarıp İrna’ya uzattı. “Bu yüzüğü tak ve asla parmağından çıkarma.”

Mishle, “Baba?” diye inledi.

“Artık yaşlandım kızım. Hiçbir tanrının benimle ilgileneceğini sanmıyorum.”

İrna, üstünde hiçbir işleme olamayan, gümüş yüzüğü parmağına geçirdi.

Mishle’nin babası, “Ne olursa olsun o yüzüğü çıkarma,” dedi. “Yüzük seni koruyacaktır. Güneye, Kaha-ul İmparatorluğu’na git. Orada rahat edersin. İmparatorluğa varınca da Pelifim Denizi’ndeki Barka Adası’na ulaşmaya çalış. O adadaki Gallien şehrinde yaşayan Bahur adlı kişiyi bul ve yüzüğü sana benim verdiğimi söyle. Bunları hatırlayabilecek misin?”

İrna gülümseyerek, “Her bir kelimesini,” dedi.

“O zaman, hadi git artık.”

“Çok teşekkür ederim.”

İrna tepenin üstünde durup son kez, arkasında bıraktığı Dalendi’ye baktı. Halatlarını bağladığı tüm rıhtımlar bu şehirde paramparça olup kaybolmuştu. Yüzünü doğmak üzere olan güneşe döndü ve gülümsedi. Şimdi yine özgürlüğün rüzgarlarına yelken açma zamanıydı.

[box type=”info”] Tanrıça’nın Yeni Yaratığı ilk olarak Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanmıştır. [/box]

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir